Haber Merkezi – Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, "Silahların bırakılması konusunda İmralı'nın iradesinin dışında ciddi gecikme olduğunu görüyoruz. Ümit ederim buradaki gecikme bir an evvel kaldırılır" dedi.
Kurtulmuş Finlandiya ve İsveç ziyareti dönüşünde gazetecilerin gündeme dair sorularını yanıtladı.
Numan Kurtulmuş, CHP’nin Meclis grup toplantılarında kimin konuşacağına dair de "CHP Genel Başkanı partisinin grup toplantısında konuşabilir, önleyecek madde yok" dedi.
CHP’ye genel başkan olarak atanan Kemal Kılıçdaroğlu'nun Meclis'te grup toplantısı yapıp yapamayacağı yönündeki değerlendirmesi sorulan Kurtulmuş, Meclis Başkanlığı'nın bu siyasi polemiklerin tarafı olmadığını ve konunun çözüm adresinin doğrudan CHP'nin kurumsal kimliği olduğunu vurguladı.
Meclis Başkanı Kurtulmuş’un gündem başlıklarına dair sorulara verdiği cevaplar şöyle:
İç siyasetten soru sormak istiyorum. Salı günü Kemal Kılıçdaroğlu tarafından Mecliste grup toplantısı yapılacağı söylendi. Tabii ki çağıracak olan milletvekilleri. Kim grup toplantısı yapacak sorusu gündemde. Burada bir kargaşa olur mu, bu konuda bir düşünceniz var mı? Sizin tavrınız hala aynı mı?
Ben Cumhuriyet Halk Partisi’nin içerisindeki çelişkiyi açıkçası üzülerek takip ettiğimi ifade etmek isterim. Meclis Başkanı olarak da içlerindeki bu konuların tarafı olmamaya büyük özen gösteriyorum ilk andan itibaren. Dikkat ederseniz fazla konuşmuyorum, sözlerimi de son derece dikkatli seçmeye çalışıyorum. Nihayetinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, bu konularda Meclis İçtüzüğü ve partilerin grup iç yönetmelikleriyle sınırlıdır. Oradan gelecek yazılara göre biz kararlarımızı almak durumundayız.
Ortada CHP Genel Merkezi ve CHP Grup Başkanlığı tarafından gelmiş yazılar var. CHP Meclis Grup Başkanvekillerinin imzasıyla Grup Başkanı olarak geçen hafta Sayın Özel grup toplantısı yaptı. Aynı şekilde önümüzdeki yasal mevzuat çok açıktır ki Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Başkanı ya da herhangi bir partinin genel başkanı da kendi partisinin grup toplantısında konuşma yapabilir, bunu önleyecek hiçbir madde yok. Dolayısıyla biz buna göre hareket etmek durumundayız.
Geçmişte benzer bir uygulamaya şahit olmuşuz. Sayın Murat Karayalçın, Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) Genel Başkanı ama milletvekili değil. Sayın Karayalçın’a rağmen Aydın Güven Gürkan Meclis Grup Başkanı olarak seçiliyor. Bu konuyla ilgili nasıl hareket edileceğine ilişkin o zamanki TBMM Başkanı rahmetli Cindoruk'a soruluyor. Cindoruk da biz “Meclis Başkanlığı olarak bir partinin iç işlerinde taraf değiliz” diye çok açık bir şekilde konumunu belli ediyor ve orada hem grup başkanlığından gelen yazıyı kabul ediyor hem de o zamanki Sayın Genel Başkan Murat Karayalçın meclis grubunda konuşma yapıyor.
Meclis Başkanlığı açısından konu dün de açıktı, bugün de açıktır. Çok az sayıda da olsa bazı siyasi yorumcular, Meclis Başkanlığını bu konunun tarafı yapmaya kalkmasınlar. Bu meselenin çözüm yeri Cumhuriyet Halk Partisi'nin kurumsal kimliğidir. Burada Meclis Başkanlığı olarak bizim mevzuat, kanunlar, kararlar çerçevesinde bir katkımız olacaksa samimiyetle Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendi meselesini halletmesi için destek olmaya hazırız.
Pervin Buldan’ın “Yeni bir yasa taslağı gündeme gelecek, süreç en yakın zamanda ete kemiğe bürünecek” ifadesi var. Ne zaman ete kemiğe bürüneceğinin ötesinde burada sahadaki teyitleşme tamam mı? Silahların yakılması süreci bitti mi? Buna ilişkin elimizde bir done var mı? Meclis sonuçta bununla ilgili bir adım atacak mı?
Yaklaşık yedi aylık bir çalışma, 21 toplantının sonucunda oluşmuş, çok derin tartışmalarla ortaya çıkmış bir rapor var, esasında bir ittifak var. O raporun önemli başlıklarından birisi de altıncı ve yedinci bölümler. İlki terör örgütünün silahları bırakmasıyla birlikte yapılacak olan yasal düzenlemeler, yedinci bölümde de genel olarak demokratikleşmeyle ilgili yasal adımlar konusunda siyasi partilerin mutabakatı var.
Dolayısıyla bu yeni bir durum değil. Bu mutabakatın gereğinin yapılması lazım. Benim de şahsi kanaatim, demir tavında dövülür diye bir tabirimiz var. Mesele bu noktaya gelmişken, bölgesel şartlar ve Türkiye'nin siyasi dengeleri de fevkalade olumlu bir atmosfer oluşturuyorken bu adımların atılması lazım ki kimseye mazeret kapısı açık bırakılmasın.
Raporun en kritik noktalarından birisi, herkesin ittifakla kabul ettiği, “kritik eşik” tanımlamasıdır. Raporun kritik eşiği olarak da örgütün silahlarını bıraktığı, kendisini tasfiye ettiğinin güvenlik birimlerince ölçülebilir, denetlenebilir bir şekilde ortaya konulması ve hatta orada kurulacak olan bir mekanizmanın zaman zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne de bilgi vermesi... Bunların hepsi raporumuzda kabul edilen konular. Burada sorumluluk ilgili güvenlik birimlerindedir. Onlar “Evet, bu konularda yeterli adımlar atıldı. Türkiye'nin terörden kurtulması ve terör riskinin ortadan kalktığını gösteren, yeterli ölçülebilir emareler vardır” derse bu süreç hızlanır. Hayırlı işte acele etmek lazım.
Nerede duraksıyor? Siz söylüyorsunuz, Devlet Bey “Hadi artık” diyor, Feti Bey öyle, Sayın Cumhurbaşkanı benzeri... Peki bu “Hadi” dediğimiz kişiler kim? Yani örgüt mü silahı bırakmıyor yoksa bizim güvenlik birimlerimiz hala emin değil mi? Sözünü ettiğiniz mekanizma henüz daha kurulmadı herhalde. Silahları bırakmıyorlar mı bunlar? Orada bir şey mi?
Daha önce de söylemiştim, Süleymaniye'de silahların yakılması çok sembolikti ama çok değerliydi. Eğer ondan sonra örgüt, üzerine düşen sorumlulukları hızlı bir şekilde yerine getirmeye devam etseydi zaten bu iş çoktan bitmişti, yasal düzenlemelerin hepsi yapılmış olurdu. Dolayısıyla burada silahların bırakılması, teslimi konusunda İmralı'nın iradesinin dışında da ciddi bir gecikme olduğunu görüyoruz. Ümit ederim ki buradaki gecikme bir an evvel kaldırılır. Direnç varsa, örgüt bu direncini artık tamamen kaldırır ve adımlar atılır.
Bir beklenti, talep mi var karşı tarafta?
Sayın Cumhurbaşkanından başlayarak aşağıya kadar çok sağlam bir irade var. Siyaset üzerine düşen görevi yaptı, rapor yerine geldi. Neler yapılabileceği, ne tür bir yasa yazılacak o bile raporda ana hatlarıyla ortaya konuldu. Burada “Tamam, artık silahlar bırakılmıştır” konusunun yerine getirilmesi lazım.
İran savaşıyla ilgili bir frene basma mı, yani İmralı'nın iradesi dışında bir gecikme olduğunu düşünüyorum dediniz.
Görebildiğim kadarıyla hem İsrail'in Lübnan saldırıları hem de Suriye'deki bazı ayrılıkçı grupların, Dürzi grupların silahlanması süreçleri muhtemelen örgütün içerisindeki bazı gruplara “Acaba bize buradan bir pozisyon doğuyor mu?” gibi bir ümit ortaya çıkardı. Ancak Ahmed Şara hükümetinin ve orada PYD ile birlikte yeni Suriye yönetiminin çok hızlı bir entegrasyon sürecinin, beklenenden de başarılı bir şekilde devam ediyor olması oradaki ümidi suya düşürmüş oldu örgüt bakımından.
İkincisi de söylediğiniz gibi İran’daki olaylar… Özellikle başlangıçta rejim değiştirilmesi hedef alındığı için Amerika tarafından, oradaki gruplar, PJAK silahlandırılıp, onların da halkı silahlandırması beklentisi muhtemelen oluştu. Ama o konunun da öyle olmadığı anlaşıldı. Zaten tüm gruplar için detayları ayrı konu olmak üzere Trump kendisi söyledi. Silah verdik, silahları cebine attılar, halka vermediler gibi bir şey söyledi. Dolayısıyla oradan da bir ümit ışığı olmadığı için artık silah bırakma konusunda örgütün herhangi bir başka yanlış yola sapmayacağını düşünüyorum.
İran'la ilgili bazı iddialar da var. Sanal medyada görüyorum, burada İsrail'in el altından başka bir güncesi olduğunu düşünme ihtimalimiz olursa buna ne diyebiliriz? İsrail'in burada halihazırda bunu körüklemeye çalıştığını görüyoruz. Bu engel olur mu yeni anayasa adamımıza, buna benzer durumlara.
Olmaz. Terör meselesinde de şöyle görmek lazım. PKK cebindeki son tabancaya kadar getirip teslim etse bile Allah muhafaza yarın bir gün herhangi bir terör örgütünün güçlenmesine neden olacak toplumsal ve siyasi şartlar ortaya çıkarsa, zaten bu örgüte şimdiye kadar silah verenler yarın çok daha gelişmiş silahları, çok daha fazla miktarda verirler, bunu ya da başka bir örgütü Türkiye'nin başına bela etmek isteyebilirler. Burada siyasi akıl şunu gerektiriyor. Herhangi bir örgütün, herhangi bir Kürt gencini artık yönlendirerek, eline silah vererek dağa süremeyeceği bir siyasal ortamın oluşturulması... Demokratik siyasal akıl bunu gerektiriyor. O da Türkiye'nin sadece Türkiye Kürtleri için değil bütün bölge Kürtleri için de yüzünü döneceği, demokratik bakımdan, kalkınma bakımından itibar edeceği çekim merkezi olan bir ülke haline getirilmesidir. Fiilen böyledir oluşmuş tortunun da ortadan kaldırılması, bölgedeki insanların hepsinin gerçekten yüzünü döndürdüğü bir Türkiye'nin oluşturulması… Bence esas mesele odur. İmralı'nın söylediği, “Eldeki silahı bırakmaktan daha önemli olan zihinlerdeki silahı bırakma meselesi” de aslında böyle bir şeydir. Yani yarın bir gün herhangi bir devletin, ülkenin araya girip burada insanları silahlandırmayacağı bir ortamı sağlamak, herkesin “Burası benim ülkem, benim vatanım, burada bulunmaktan bu kültürün, bu devletin, bu milletin içinde yaşamaktan huzur duyuyorum” diyebileceği bir ortamı tesis etmek zorundayız.
Bir de FETÖ gerçeği var. Son günlerde Kılıçdaroğlu’nun da bir ifadesi var. İşte kendi partisinde FETÖ ile ilgili tanımladığı kişiye baktığımızda eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanını söylüyormuş gibi görünüyor. Buradaki tanımlamayı nasıl buluyorsunuz? FETÖ ifadesi üzerinden baktığımızda bu bir suç duyurusu değil mi? Buna ne diyorsunuz?
Hayatım boyunca başka bir siyasinin söylediği şeyi yorumlamadım; neyi kastetti, kimi kastetti bilmem. Ama benim bildiğim bir şey var. 15 Temmuz’daki darbe girişiminin üzerinden bu sene 10 yıl geçmiş olacak. 10 sene geçmiş olmasına rağmen FETÖ'nün artıklarının birtakım yerlerde, birtakım köşelerde sinsi sinsi varlıklarını sürdürdükleri hatta el altından birtakım örgütlenmelere devam etmeleri muhtemeldir. Bu konuda da devlet kurumları büyük bir titizlikle, dikkatle meselenin üstüne gidiyor. Bildiğiniz gibi zaman zaman yapılan operasyonlarla FETÖ'nün artıkları ayıklanmaya çalışılıyor. Yani FETÖ diye bahsettiğimiz örgüt, diğer tüm örgütlerden farklı bir yapı. Elle tutamadığınız bir örgüt. 15 Temmuz’dan önce de tanımlamıştım, “Duman gibi bir şey. Yakaladım zannettiğiniz yerde kaçıyor.” Dolayısıyla buna karşı Türkiye Cumhuriyeti Devleti, büyük bir devlet aklıyla ve kararlılıkla mücadele ediyor. Bu herhangi bir siyasi partinin, herhangi bir siyasi görüşün mücadelesi değil, Türkiye'nin tamamının ortak mücadelesi olarak görülmelidir.



